Hayat Gerçeğe Perde – Cem Mumcu
‘Hayat Gerçeğe Perde ; ‘’Binbir İnsan Masalları’’ serisinin 5. kitabı. Bu kitap için Mumcu : “Hayatla ölümün kuyruğu o kadar birbirine bağlı ki. Ben ölümden bahsediyor gibi görünüyorum ama aslında insanlara hayatı anlatmaya çalışıyorum.” Diyor. Yazar olmasının yanı sıra Psikiyatr olan Mumcu, bu kitapta Psikiyatr kimliğini yazar kişiliğiyle biraz daha harmanlayarak, ‘hayat’ karşısında kendisinin de söyleyecekleri olduğundan bahsettiğini düşünüyorum.
Kitabın ön kapağında oyuncu ‘Nehir Erdoğan’ın (anca dikkatli bakıldığında anlaşılabilen) fotoğrafı var. Mumcu’ya bir röportajında ‘-Neden Nehir Erdoğan?’ diye sorulduğunda verdiği cevap çok ilginç : ‘Buyrun, o da Nehir; ne yapacağız şimdi? İşte o yüzden kitabın kapağı, kitabın anlatmak istediği şeyi bir kere daha anlatmış oluyor. Herkes Nehir Erdoğan’ı algı dünyası üzerinden biliyor, oyuncu olarak biliyor, özel hayatındaki görünen, doğru sanılan birtakım şeyler üzerinden biliyor. Oysa kimse kimsenin acısını, hüzünlerini bilmiyor. Çünkü hayat gerçeğe perde! ‘
Binbir İnsan Masalları, ‘Hayat, ölüm, insan, aşk’ arasında bir köprü kurma çabası gibi geliyor bana bazen. Serideki tüm kitaplar arasında bağlantı kursanız da aslında her biri farklı bir yapıt olduğunu da ispatlarcasına öyküler içeriyor. Hayat Gerçeğe Perde’yi okurken aşkı, ölümü, hayatı düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Ölüm korkusunun hayatta sahip olunabilecek salt mutluluğa nasıl engel olabileceğini, asıl mutluluğa ise ancak ölümü kabullenip ölüm korkusunu yenenlerin ulaşabileceği benim çıkardığım dersler ve aldığım notlar arasında. Öykülerin birçoğundaki ‘rüya’ teması da (en azından benim için) kitabı cazip kılan bir başka öge oldu.
Son olarak da kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısı gerçekten beni benden alan, beni benden geçiren tatta. Odamdaki çalışma masamda, kalın asetatlı kalemle yazılmış bir halde hemen her gün bir kere okunan bir yazıdır.
” Seni anlatacaktım… Senden söz edecektim… Ya da senden haberdar edecektim. Seni bilsinler istedim belki de… İsmini söylesem; kimin aklında şımarık, kimininkinde uysal, kiminde âlim, kiminde mazlum, kiminde zâlim, kiminde genç, kiminde yaşlı, kiminde çirkin, kiminde güzel bir şeyle canlanacaktı. Herkes kendi aklından, kendi geçmişinden, kendi kitaplarından, kendi tarihinden, kendi açısından, yani “kendi”nden bir olta takacaktı sana.
Rengini söylemeye kalksam; kimi kötü, kimi iyi, kimi yakan, kimi yanan, kimi duran, kimi koşan, kimi ayık, kimi sarhoş sanacaktı seni. Herkes “kendi” rengiyle boyayacaktı seni…
Kokunu anlatsam; kimi hoş, kimi iğrenç, kimi hafif, kimi ağır, kimi çiçekli, kimi baharatlı sanacaktı seni. Herkes “kendi” burnuyla koklayacaktı seni…
Tadını söylesem; kimi acı, kimi tatlı, kimi ekşi, kimi mayhoş, kimi tuzlu diyecekti sana… Herkes “kendi” dilinin bildiği bir tada benzetecekti seni…
Huyundan söz etsem; kimi iyi, kimi kötü, kimi korkak, kimi cesur, kimi tembel, kimi çalışkan, kimi kahraman, kimi kaçak, kimi akıllı, kimi deli sanacaktı seni. Hepsi “kendi” penceresinden seyredecekti seni…
Baktım ki, neyinden bahsetsem “onlara”, neyinden söz açsam “onlardan”, neyini söylesem “onların” olacak; ne söylesem örtecek seni, sustum, hiç anlatmadım…
Suskunluk bile herkesin karnında başka bir çocuğa gebeydi. Saklandım, beni gören seni bir şey zannetmesin diye…“
http://www.aklimizdakalanlar.com/hayat-gercege-perde-%E2%80%93-cem-mumcu/