1 gün önce gönderdi
gingerilis:

THY’de çalışan bir arkadaşıma gelmiş bu mesaj. Neden? Hakkını aradığı için. Neden? Çalışan olarak en temel haklarından biri olan greve katıldığı için. Neden? Sesini çıkardığı, meslektaşları ile birlik olduğu ve adaleti sağlamaya çalıştığı için. Sindirilmiş olmadığı, hakkını aradığı, hukuka karşı çıktığı için.
Bıktım sömürülerinizden. Bıktım insanların hayatını kendi çıkarlarınızı koruyan gerekçelerle oyuncak etmenizden. Bıktım bu ülkenin adalet sisteminden!

gingerilis:

THY’de çalışan bir arkadaşıma gelmiş bu mesaj. Neden? Hakkını aradığı için. Neden? Çalışan olarak en temel haklarından biri olan greve katıldığı için. Neden? Sesini çıkardığı, meslektaşları ile birlik olduğu ve adaleti sağlamaya çalıştığı için. Sindirilmiş olmadığı, hakkını aradığı, hukuka karşı çıktığı için.

Bıktım sömürülerinizden. Bıktım insanların hayatını kendi çıkarlarınızı koruyan gerekçelerle oyuncak etmenizden. Bıktım bu ülkenin adalet sisteminden!

3 hafta önce gönderdi

Akyaka bir Anıl

insanın canının bir şeyler istediğini bilmesi ve fakat ne istediğini bilmemesi kadar sinir bozucu birşey yok herhalde diye düşünürken ne istediğimi buldum sanırım. ya da ne istemediğimi.

böyle güneşli bir havada evde haber yazmaktansa, Akyaka’da, gökyüzünün altında uzanıp buz gibi bir bira yudumlamak vardı tadını çıkara çıkara. ya da Akyaka’nın en tepesine tırmanıp seyre dalmak alemi. hamağa uzanıp uyuyakalmak.

yok yok, bu güneşli günler bozuyor beni. düşünmemek lazım şimdi bunları.

ama yine de, denizden çıkınca içilen sigaranın tadı aklıma geliyor ister istemez. evet kesinlikle çok farklı ve çok güzel oluyor.

Ses
1 ay önce gönderdi
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Her sigarada Tom Waits tadı var.

Ses
1 ay önce gönderdi
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Gözlerini kapat. Serin bir rüzgar esiyor evet ama senin sadece müziği duyman gerek… kalbinin daha farklı attığını da hissedebilirsin. Yani belki…

Ama kesinlikle vücudundan bir şeylerin çekildiğini hissedersin. Tüylerin diken diken oluyormuş gibi.
Göğsünden, kollarından, bacaklarından birşeyler çekiyorlarmış gibi.

Hani arabayla uzun yola çıktığını düşün bi’.
ve güneş kararmış.

Düz asfalt bir yol.. ve düşün bu çalıyor…

çalmasa da olur ya da. şu an sadece bunu düşün.

hani olur ya yol üstünde tümsekler. onun üstünden geçiyorsun. hani kavise çıkmış ve tepe noktasından inişe geçmişsen.. hani için yerinden oynar ya.

asansörlerde de olur bazen.  alt katlara inerken rastladım ben genelde. basarsın düğmeye birden inişe geçer asansör. içinde birşeyler oynar. anlık bir histir sadece. eylemsizlik prensibi miydi o?

her neyse. aynı hissi paylaşan herkese… iyi geceler…

Ismarlanmamış yaşamlarımıza…

1 ay önce gönderdi

“…
some are born to sweet delight
some are born to endless night
…”
(auguries of innocence)
william blake

o kadar…

1 ay önce gönderdi
Melis DanişmendMelis DanişmendJehan BarburJehan Barbur

Anıl Aksoy’s photostream on Flickr.

E bi yerden başlamak lazımdı.
1 ay önce gönderdi

“…Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım! Böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeye hakkım yok mu albayım? -Yok. —Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size:”nasıl?” Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.”

.
.
“Kelimeler, albayım. Bazı anlamlara gelmiyor.”

Oyun : Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar 

Oyuncu : Erdem Şenocak (Seyyar Sahne) 

3 ay önce gönderdi

ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan, şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden, güneşlerden, yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla, bu evleri de bunları da 
göğe bakalım

falanca durağa şimdi geliriz, göğe bakalım
inecek var deriz, otobüs durur, ineriz
bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya..
herkes uyusun. iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar, polisler, açlar, toklar uyusun
herkes uyusun, bir seni uyutmam, bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz, uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz, nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım

senin bu ellerinde.. ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum, kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin, yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum, ısınıyor
seni aldım, bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı, bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım.
şimdi otobüs gelir, biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım..

3 ay önce gönderdi

Depeche Mode- Wrong

Bu şarkıyı söylerken Dave Gahan gibi bağırmaya çalıştıkça ses tellerimin kıçımdan çıkacağını hissettim bi an. ‘Ulan istediğimiz gibi ‘yanlış’ diye bağıramıyoruz bile’ dedim kendi kendime. ‘O yeteneğimiz bile yok.’ Replay tuşuna tecavüz ederek şarkıyı dinliyorum, sanırım 17 oldu, emin değilim. Neyse yazmaya çalıştıkça saçmalıyorum. Ahanda sözler buyrun, benim birşey demememe gerek kalmasın. Ha bu arada, bu şarkıya bi video klip çekeceğim veya herhangi bir çekimimde kullanacağım günün birinde. Benden söylemesi.

I was born with the wrong sign 
In the wrong house 
With the wrong ascendancy 
I took the wrong road 
That led to the wrong tendencies 
I was in the wrong place
At the wrong time 
For the wrong reason
And the wrong rhyme 
On the wrong day
Of the wrong week 
I used the wrong method
With the wrong technique 

Wrong 
Wrong 

There’s something wrong with me chemically 
Something wrong with me inherently 
The wrong mix
In the wrong genes 
I reached the wrong ends
By the wrong means 
It was the wrong plan 
In the wrong hands 
The wrong theory for the wrong man 
The wrong eyes
On the wrong prize 
The wrong questions with the wrong replies 

Wrong 
Wrong 

I was marching to the wrong drum 
With the wrong scum 
Pissing out the wrong energy 
Using all the wrong lines 
And the wrong signs 
With the wrong intensity 
I was on the wrong page
Of the wrong book 
With the wrong rendition
Of the wrong look 
With the wrong moon
Every wrong night 
With the wrong tune played
Till it sounded right, yeah 

3 ay önce gönderdi
Hayat Gerçeğe Perde – Cem Mumcu

‘Hayat Gerçeğe Perde ; ‘’Binbir İnsan Masalları’’ serisinin 5. kitabı. Bu kitap için Mumcu : “Hayatla ölümün kuyruğu o kadar birbirine bağlı ki. Ben ölümden bahsediyor gibi görünüyorum ama aslında insanlara hayatı anlatmaya çalışıyorum.” Diyor. Yazar olmasının yanı sıra Psikiyatr olan Mumcu, bu kitapta Psikiyatr kimliğini yazar kişiliğiyle biraz daha harmanlayarak, ‘hayat’ karşısında kendisinin de söyleyecekleri olduğundan bahsettiğini düşünüyorum. 
 
Kitabın ön kapağında oyuncu ‘Nehir Erdoğan’ın (anca dikkatli bakıldığında anlaşılabilen) fotoğrafı var. Mumcu’ya bir röportajında ‘-Neden Nehir Erdoğan?’ diye sorulduğunda verdiği cevap çok ilginç : ‘Buyrun, o da Nehir; ne yapacağız şimdi? İşte o yüzden kitabın kapağı, kitabın anlatmak istediği şeyi bir kere daha anlatmış oluyor. Herkes Nehir Erdoğan’ı algı dünyası üzerinden biliyor, oyuncu olarak biliyor, özel hayatındaki görünen, doğru sanılan birtakım şeyler üzerinden biliyor. Oysa kimse kimsenin acısını, hüzünlerini bilmiyor. Çünkü hayat gerçeğe perde! ‘

Binbir İnsan Masalları, ‘Hayat, ölüm, insan, aşk’ arasında bir köprü kurma çabası gibi geliyor bana bazen. Serideki tüm kitaplar arasında bağlantı kursanız da aslında her biri farklı bir yapıt olduğunu da ispatlarcasına öyküler içeriyor. Hayat Gerçeğe Perde’yi okurken aşkı, ölümü, hayatı düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Ölüm korkusunun hayatta sahip olunabilecek salt mutluluğa nasıl engel olabileceğini, asıl mutluluğa ise ancak ölümü kabullenip ölüm korkusunu yenenlerin ulaşabileceği benim çıkardığım dersler ve aldığım notlar arasında. Öykülerin birçoğundaki ‘rüya’ teması da (en azından benim için) kitabı cazip kılan bir başka öge oldu.

Son olarak da kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısı gerçekten beni benden alan, beni benden geçiren tatta. Odamdaki çalışma masamda, kalın asetatlı kalemle yazılmış bir halde hemen her gün bir kere okunan bir yazıdır.

” Seni anlatacaktım… Senden söz edecektim… Ya da senden haberdar edecektim. Seni bilsinler istedim belki de… İsmini söylesem; kimin aklında şımarık, kimininkinde uysal, kiminde âlim, kiminde mazlum, kiminde zâlim, kiminde genç, kiminde yaşlı, kiminde çirkin, kiminde güzel bir şeyle canlanacaktı. Herkes kendi aklından, kendi geçmişinden, kendi kitaplarından, kendi tarihinden, kendi açısından, yani “kendi”nden bir olta takacaktı sana. Rengini söylemeye kalksam; kimi kötü, kimi iyi, kimi yakan, kimi yanan, kimi duran, kimi koşan, kimi ayık, kimi sarhoş sanacaktı seni. Herkes “kendi” rengiyle boyayacaktı seni… Kokunu anlatsam; kimi hoş, kimi iğrenç, kimi hafif, kimi ağır, kimi çiçekli, kimi baharatlı sanacaktı seni. Herkes “kendi” burnuyla koklayacaktı seni… Tadını söylesem; kimi acı, kimi tatlı, kimi ekşi, kimi mayhoş, kimi tuzlu diyecekti sana… Herkes “kendi” dilinin bildiği bir tada benzetecekti seni… Huyundan söz etsem; kimi iyi, kimi kötü, kimi korkak, kimi cesur, kimi tembel, kimi çalışkan, kimi kahraman, kimi kaçak, kimi akıllı, kimi deli sanacaktı seni. Hepsi “kendi” penceresinden seyredecekti seni… Baktım ki, neyinden bahsetsem “onlara”, neyinden söz açsam “onlardan”, neyini söylesem “onların” olacak; ne söylesem örtecek seni, sustum, hiç anlatmadım… Suskunluk bile herkesin karnında başka bir çocuğa gebeydi. Saklandım, beni gören seni bir şey zannetmesin diye…“ 
http://www.aklimizdakalanlar.com/hayat-gercege-perde-%E2%80%93-cem-mumcu/

Hayat Gerçeğe Perde – Cem Mumcu

‘Hayat Gerçeğe Perde ; ‘’Binbir İnsan Masalları’’ serisinin 5. kitabı. Bu kitap için Mumcu : “Hayatla ölümün kuyruğu o kadar birbirine bağlı ki. Ben ölümden bahsediyor gibi görünüyorum ama aslında insanlara hayatı anlatmaya çalışıyorum.” Diyor. Yazar olmasının yanı sıra Psikiyatr olan Mumcu, bu kitapta Psikiyatr kimliğini yazar kişiliğiyle biraz daha harmanlayarak, ‘hayat’ karşısında kendisinin de söyleyecekleri olduğundan bahsettiğini düşünüyorum.

 

Kitabın ön kapağında oyuncu ‘Nehir Erdoğan’ın (anca dikkatli bakıldığında anlaşılabilen) fotoğrafı var. Mumcu’ya bir röportajında ‘-Neden Nehir Erdoğan?’ diye sorulduğunda verdiği cevap çok ilginç : ‘Buyrun, o da Nehir; ne yapacağız şimdi? İşte o yüzden kitabın kapağı, kitabın anlatmak istediği şeyi bir kere daha anlatmış oluyor. Herkes Nehir Erdoğan’ı algı dünyası üzerinden biliyor, oyuncu olarak biliyor, özel hayatındaki görünen, doğru sanılan birtakım şeyler üzerinden biliyor. Oysa kimse kimsenin acısını, hüzünlerini bilmiyor. Çünkü hayat gerçeğe perde! ‘

Binbir İnsan Masalları, ‘Hayat, ölüm, insan, aşk’ arasında bir köprü kurma çabası gibi geliyor bana bazen. Serideki tüm kitaplar arasında bağlantı kursanız da aslında her biri farklı bir yapıt olduğunu da ispatlarcasına öyküler içeriyor. Hayat Gerçeğe Perde’yi okurken aşkı, ölümü, hayatı düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Ölüm korkusunun hayatta sahip olunabilecek salt mutluluğa nasıl engel olabileceğini, asıl mutluluğa ise ancak ölümü kabullenip ölüm korkusunu yenenlerin ulaşabileceği benim çıkardığım dersler ve aldığım notlar arasında. Öykülerin birçoğundaki ‘rüya’ teması da (en azından benim için) kitabı cazip kılan bir başka öge oldu.

Son olarak da kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısı gerçekten beni benden alan, beni benden geçiren tatta. Odamdaki çalışma masamda, kalın asetatlı kalemle yazılmış bir halde hemen her gün bir kere okunan bir yazıdır.

Seni anlatacaktım… Senden söz edecektim… Ya da senden haberdar edecektim. Seni bilsinler istedim belki de… İsmini söylesem; kimin aklında şımarık, kimininkinde uysal, kiminde âlim, kiminde mazlum, kiminde zâlim, kiminde genç, kiminde yaşlı, kiminde çirkin, kiminde güzel bir şeyle canlanacaktı. Herkes kendi aklından, kendi geçmişinden, kendi kitaplarından, kendi tarihinden, kendi açısından, yani “kendi”nden bir olta takacaktı sana.
Rengini söylemeye kalksam; kimi kötü, kimi iyi, kimi yakan, kimi yanan, kimi duran, kimi koşan, kimi ayık, kimi sarhoş sanacaktı seni. Herkes “kendi” rengiyle boyayacaktı seni…
Kokunu anlatsam; kimi hoş, kimi iğrenç, kimi hafif, kimi ağır, kimi çiçekli, kimi baharatlı sanacaktı seni. Herkes “kendi” burnuyla koklayacaktı seni…
Tadını söylesem; kimi acı, kimi tatlı, kimi ekşi, kimi mayhoş, kimi tuzlu diyecekti sana… Herkes “kendi” dilinin bildiği bir tada benzetecekti seni…
Huyundan söz etsem; kimi iyi, kimi kötü, kimi korkak, kimi cesur, kimi tembel, kimi çalışkan, kimi kahraman, kimi kaçak, kimi akıllı, kimi deli sanacaktı seni. Hepsi “kendi” penceresinden seyredecekti seni…
Baktım ki, neyinden bahsetsem “onlara”, neyinden söz açsam “onlardan”, neyini söylesem “onların” olacak; ne söylesem örtecek seni, sustum, hiç anlatmadım…
Suskunluk bile herkesin karnında başka bir çocuğa gebeydi. Saklandım, beni gören seni bir şey zannetmesin diye…
“ 

http://www.aklimizdakalanlar.com/hayat-gercege-perde-%E2%80%93-cem-mumcu/